Pages

21 Mayıs 2011 Cumartesi

Özgürlük/Yalnızlık

Rutinin dışına çıkıp bir şeyler yapıyor olmak güzeldir aslında. Pek gitmediğin bir yere gitmek yahut uzun zamandır vakit bulup da yapamadığın bir şeyi yapmak. Havayı içine çekmek bile değişik geliyor böyle zamanlar. Ciğerleri konuşuyor, hücreleri kıpırdanıyor insanın. Sanki hep soluduğun hava değilmiş gibi. Belki zorla gelmeye çabalayan baharın da etkisi vardır bunda bak. Gevşeyemedi gitti gönül yayları güzelim bahar ayları gelemediğinden. Neyse.

Erken inip biraz yürümek istiyorum. Böylece hem yürüme yolumu uzatacak hem de kendimle biraz daha baş başa kalacağım. O sırada elbette bilmiyorum tüm gün bir başıma kalacağımı.

Yürüyorum, bir yanım “özgürlük” diyor öte yanım “yalnızlık”. Ben de “Susun be sizi mi dinleyeceğiz?” diyerek çıkışıyorum yanlarıma. Bir yanım azar yemiş suçlu çocuk misali köşesine çekiliyor; öte yanım hem suçlu hem güçlü çocuk, arada sırada isyan edip söyleniyor.

İnsan kalabalığının sesine biraz da uzak kalmak için -teknolojinin bizi burada da esir aldığı fakat tartışılmaz çoğu noktada hayat kurtarıcısı olan- mp3 çalarımın kulaklıklarını takmış, ilerliyorum. Cümle içinde öyle havalı gözüktüğüne bakmayın markasından bile haberdar değilim, Osman diyorum, bozulup gitmediğine duacıyız şehirlerarası yolculuklarda.

Bir telefon bekliyorum. Evler, sokaklar geçiyorum. Yürüdüğüm yol bitiyor. Oturuyorum denize karşı bir merdiven basamağına, izliyorum. İnsan kalabalığından biraz olsun uzaklaşmanın cesaretiyle kulaklığı çıkarıyorum, dalgaların sesini duymamak denize hakaret olurdu çünkü. Telefon bekliyorum. Birkaç çocuk koşuşturuyor, bir çift romantik bir konuşma yapıyor, birkaç arkadaş çekirdek çitletiyorlar, bir turist çift köprüyü kadraja almak çabasında birbirlerinin fotoğrafını çekiyor. Böyle anlarda kurban nedense ben olurum. Yer sorarlar, fotoğraf çektirirler, ne olduğunu sorarlar. Hiç bilmediğim bir şehirde bile yer sorabiliyorlar. İkisini birlikte fotoğraflamamı istiyor onlar da. Sonra yine oturduğum yer beni çağırıyor. Zaman akıyor. Ben telefon bekliyorum.

Gemiler geçiyor, insanlar geçiyor, dalgalar vuruyor kıyılara. Telefonum çalmıyor. Sonra bir “yalnızlık” temasına yakışacağımı düşünmüş olacaklar ki birkaç genç fotoğrafımı çekiyor. “Ne oluyor yahu?” diyemiyorum. O an rolüme kendimi çok kaptırmış durumdayım çünkü. Ne rolü, bıraksan ağlayacağım. Tutan da yok, ben kendimi tutuyorum zaten. Ondan diyemiyorum bir şey ve çalmıyor telefon.

Kendime inancım büyük baksana “Kesin arandım da telefonda bir şey var.” diyorum. Kendime inancımı geçtim, insanlara inanıyorum. “Bu kadar olamaz.” çünkü. “Yok artık canım, arar.” Çalmıyor, ben çubuklarını sayıyorum şebekemin. Nem kapmış olacak denizden telefonum, yoksa çalar. Çalar bu telefon çünkü karşımdaki insan, öyle sanıyorum. Çalar be canım, yoksa sessize mi almıştım? Titreşimde miydi neydi? Yok ı ıh.

Bazen birine öyle inanırsın ki –en azından onun insanlığına- çalmayan telefonunun sorumlusu o değildir işte. Şebekedir, baz istasyonudur, denizdir, dalgalardır, köprüdür, sudur, havadır… Dır dır dır..

İşte kadınlar dır dır yapıyor diyorsunuz ya, aklıma geldi şimdi, kadınlar çok konuşmasaydı daha suçlu olurdu insanlar. Kadınlar konuşarak affedebiliyor çünkü. Sayıyor, sövüyor, konuşuyor, sebep arıyor, sebep buluyor, suçluyor, yalanlıyor ama bu sırada hep konuşuyor, sonra siz bir şey söylüyorsunuz ve affediyor. Tüm o “dır dır” size aitmiş gibi. O yüzden “dır dır” zaman zaman iyi bir şey.

Bir yanım ve öte yanım demiştim ya hani “özgürlük” ve “yalnızlık” kelimelerini kulaklarıma fısıldayan, işte onlar da omuzlarıma çökmüş kavga ediyorlardı o vakit. Sanki benim “dır dır”ım bana yetmiyor.

Özgürlük diyene “Özgürlük de bir yalnızlık biçimi.”, yalnızlık diyene ise “Yalnızlık da bir özgürlük.” dedim ve kalktım oradan. Dönüşte kendime bir kahve ve tatlı ısmarladım, iki yanım ve ben, üç sandalyeli bir masada. Gözüme tuzlu su kaçtı, olmayan lensim gözüme battı. Döndüm eve.

Hiç bu kadar özgür/yalnız olmamıştım değil ama hiç bu denli farkına varmamıştım bunun.

Sonra geçti. Şimdi de kalabalık geliyorum kendime bile.


2 yorum:

Ezgi Kesgin dedi ki...

merhaba.paylaşımlarını facebook da göstermek istiyorum.blog okumayı çok severim.paylaş butonunu kaldırmıssın sanırım.her neyse açarsan görürüm sanırım.güzel yazıyosun,yabancı hissetmedim sana kendimi.hele şu teb reklamı yazın çok hoşuma gitti.o reklamın olduğundan haberdardım ama tam anlamıyla ne olduğunu öğrenmemiştim.senden öğrenmiş oldum :))

Her Boku Bilen Kadın dedi ki...

Sanırım tema ile ilgili bir sorun var ve o yüzden paylaşım butonları gözükmüyor, bununla ilgileneceğim bugün en geç yarın. Teşekkür ederim güzel yorumun için.
Bu arada "teb reklamı yazın" diyorsun ya, işte o yazım hangisi ben bilemedim. :)
Yok acaba çok mu dalgınım ben bu ara yoksa karıştırdın mı ki?